laklak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laklak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Lancome'un Komik Reklamı - Monsieur Big Maskara

    Böyle bir şey için blog yazısı yazılmaz, kötü sözler bile söylesen ürünlerinin reklamını yaparsın boşver diye diye kendimi tuttum bir müddet. Ama Instagram'a reklam verdiklerini görünce artık dalga geçmeden duramayacağımı anladım. Öncelikle sizi, hangi kafayla çekildiğini merak ettiren Lancome reklamını izlemeye davet ediyorum...



    Ne kasdettiğimi farkettiniz mi? Takma kirpik etkisi diyerek çok büyük bir cesaretle bir göze takma kirpik bir göze rimel uyguluyor model kızımız. Zaten modelin kirpik modelliği yapması tamamen hata ama o kısma hiç girmeyeceğim.


    Kızımız kirpiği pıt diye takınca "oha ne güzel taktı" demiş içten içe kıskanmaya başlamıştım ki aslında takamadığını görene kadar. Kirpik resmen havada duruyor! Ayrıca seyrek bir kirpik seçerek kendi maskaralarını daha dolgun göstermek istemişler sanıyorum ama ben kirpiğin doğal duruşuna bayıldım. 
    Sıra geldi işin rezillik kısmına. Lancome bey ne yapıyorsunuz? Bu nedir? Topak topak, yapışmış, saçma sapan bir görüntü. Benim canım ciğerim rimelim Max factor False Lash(30tl civarı) bitmek üzereyken ve kurumaya başladığında bile böyle çirkin bir sonuç vermiyor yani. Ayrıca Allah aşkına kaç kat sürdünüz şunu?
     Markasına para verilen ürünlerin başında yer alıyor Lancome. Özellikle 100TL gibi bir fiyatı kesinlikle haketmiyor. Bir ben mi bu kadar güldüm bu reklama diye merak edip yorumlara da baktım. Millet şaşkın!


    Deneyen kullanan varsa yorumlarını duymayı çok isterim. Zira ben deneyeceğimi hiç sanmıyorum :)


3 Haziran 2017 Cumartesi

Üniversite Öğrencisi Olmak - 3 | Son Sınıf

     Son sınıf olmak artık üniversiteli gibi hissetmeyi bıraktığınız aşamadır. Mesela kampüse her girişinizde alt sınıflara kardeşleriniz gözüyle bakmaya başladığınızı, geçirdiğiniz her günü özleyeceğinizi fark edersiniz. Çünkü artık her şeyin sonuna gelmişsinizdir ve 7 yaşından beri uğruna çalıştığınız çabaladığınız günler yalnızca 1 yıl uzaktadır. Öğrenciliğin ne kadar güzel bir şey olduğunu fark etmeye başlarsınız. Yine de hayallerinizi süsleyen 1 numaralı şey artık diplomadır.
    Bitirme tezi yazılan bir bölümdeyseniz yaptığınız seçim sonucunda nur topu gibi bir tez konunuz ve tez hocanız olmuştur. Bu hoca bazen arkasından küfürler ettiren biri olur bazense benimki gibi birlikte alışverişe gidebileceğiniz dünya tatlısı bir profesördür. Literatür taramasının ne olduğunu, tez yazım kurallarını, çeviri yapmanın zorluğunu ve jüri önünde sunum yapmanın heyecanını öğrenirsiniz. Bende olaylar nasıl ilerledi merak edenlere biraz bahsedeyim.


    İlk başta hocanın yanında ziyadesiyle gergindim. Bir de sanki kadının alzeimerı varmış gibi yanına her gittiğimde kendimi tanıtıyordum. "Kim olduğunu öğrendim artık söyleme lütfen" diyene kadar bunu yapmaya devam ettim. İster inanın ister inanmayın unutan hocalar da mevcut. Yine de kendi hocama gerizekalı muamelesi yapmasam daha iyiydi sanırım. Örnek tezlere bakınca "bunu yazan öğrenci nasıl başarmış ya ben yapamam!" diye triplere girdim başta. Sonra hocanın yönlendirmesiyle daha önce konumla alakalı yazılan tezleri inceledim vs derken zamanla çorap söküğü gibi ilerledim. Hocamın ricası üzerine Nisan ayında bir kongrede tezimle ilgili sunum yaptım. Bu aşamada da bana Yüksek lisans öğrencisi yardımcı oldu. Kongre sunumundan sonra jüri önünde bitirme sunumu yapmak pek de zor olmadı. Ama yine de şık resmi kıyafetler giyip topukluları geçirip yıllarca bana ders anlatan 4 ayrı hocaya sunum yapmak heyecan vericiydi.
Balonuzda Ziynet kadar şanslı olabilmeniz dileğiyle...

    Tüm bunlar olup biterken 2. döneme serpiştirilmiş şeker tarihlerimiz vardı. Bunlar fotoğraf çekimi, balo, mezuniyet provası gibi günlerdi. Bu şeker günler geldikçe arkadaşlarınızdan ayrılacak olmanın acısı daha gerçek bir his haline geliyor. Ne kadar fotoğraf çektirseniz az, ne kadar sarılsanız yetmez, özleyeceksiniz. Ama çok da şeyapmayın görüşmek isteyen görüşür yani :)
    Ben bir de akıllılık edip mezuniyet komisyonuna girdim. Neymiş efendim kendi mezuniyetimde söz sahibi olup her şeyin güzel olmasını sağlayacakmışım. Aman siz böyle bir hataya düşmeyin. Boşverin başkası yapsın. Neden mi? Eller kadir kıymet bilmiyor sevgili okurlar...

     O elbise alışverişlerinin sizi yıpratmasına da izin vermeyiniz. Kendinizi sınıf arkadaşlarınızla da kıyaslamayınız. Emin olun o güzel elbisenin içinde yürekleri hoplatan bir peri kızı oldunuz! Ah şimdiden özledim o geceyi. Hem eğlendik hem de anı videosu sayesinde ağladık. Ama asıl göz yaşlarımızı kep törenine sakladık.
    Evde kalıyorsanız evinizi toplayıp elektrik su aboneliğini kapatacağınız, yurtta kalıyorsanız eşyalarınızı alıp yıllardır yaşadığınız şehri terkedeceğiniz an gelince hüznü hissedeceksiniz. Ailesiyle yaşayanlar bu noktada çok şanslı ama yine de dostlarının gidişini görmek de üzücü. Kampüsten son çıkışımızda videolar çekişimizi unutmuyorum. Artık her şey anı haline gelmeye başladı bile!
    Kep törenimi eczacılık yeminimi ve mezuniyet sonrası psikolojisini bir sonraki yazımda anlatacağım sevgili okurlar.

12 Aralık 2016 Pazartesi

Bir Yudum Kitap

    Birkaç ay önceydi sanıyorum, Sevgili Nabrutun yazısında görüp fikre bayılarak abone oldum bu sisteme. O gün bu gündür her sabah okula veya işe giderken açar okurum günlük pasajımı. Kitap okuyamadığım, yoğun olduğum dönemlerde su gibi serpiliyor bu satırlar yüreğime

   Öncelikle kuruculara kocaman teşekkürler sunarak tanıtımıma başlıyorum :)


      www.biryudumkitap.com adresine girip isim ve e-posta bilgilerinizi girerek kolayca üye oluyorsunuz. Daha sonra size her sabah günaydın dilekleri eşliğinde seçme kitaplardan pasajlar veya şiirler gönderiyorlar. Öyle güzel seçiyorlar ki bu kısımları; kitap hakkında kolayca fikir sahibi olabiliyor ve bahsedilen konuyu ötesi-berisiyle anlayabiliyorsunuz.



    Bu bana geçen sabah gelen mail. Her sabah ilgiyle okuyorum bu mailleri. Bazı günler kahvemin çayımın yanında,bazı tembel günlerimde yatağımın sıcaklığında, bazı günler de yolda. Kitap okumaya vakit ayıramadığım dönemlerde avuntum, kitap arandığım dönemlerdeyse yardımcım oluyorlar. Hiçbir kitap kötü sayılmamalı ama bu sistemin editörleri özenle en güzel kitaplarla hazırlıyor mailleri.
     Böyle güzel işleri övmek ve paylaşmak bizim boynumuzun borcudur diye görüyorum. Umarım birilerinin bu güzel işten haberleri olur ve yeni okurlar kazanırlar. Unutmadan belirteyim sistem tamamen ücretsiz.








Isıtıcı Bantlar - Sıcak ve Soğuk Kompress

    Yine yanlış değerlendirilen bir uygulamaya savaş açmış durumdayım!
    Regl günlerinizde siz de battaniyelerin altına saklanan, sıcak su torbaları veya ısıtıcı bantlardan medet umanlardansanız ne yazık ki siz de yanlış yoldasınız.

   Adet sancısı için sıcak uygulamayı öneren ve önermeyen iki farklı kesim söz konusu. Bunun sebeplerine detaylı olarak bakalım...

PMS - Pre Menstrüel Sendrom



    Regl gününüzden önceki son bir haftayı kapsayan zamandır. Bu süreç içinde hiçbir sıkıntı çekmiyorsanız çok şanslısınız, PMS yaşamıyorsunuz demektir. Eğer bu süreç içerisinde meme dokusunda hassasiyet, sebepsiz sancılar, genel yorgunluk, ruh hali değişimleri, baş ağrısı ödem ve kas ağrıları gibi sorunlar yaşıyorsanız PMS yaşayan birisiniz demektir. Bu konuda kesin bir çözüm ne yazik ki mevcut değil. PMS bir hastalık da değildir. Kadınların 3'te 1inde görünen son derece yaygın bir sendromdur. Hatta kadınların %85i ömrünün bir döneminde PMS sorunu yaşar. PMS tedavisi semptomatik yani belirtilere yöneliktir. En belirgin ve en çok şikayet edilen 4 durum sancı, duygu durum bozukluğu, sivilce ve iştah. İştah konusunda tavsiyem tarçın tüketmeniz yönünde. Duygu durum bozukluğu için günde bir parça bitter çikolata :) sivilce için bir SOS önlem olarak buz ve düzenli kullanım için cilt temizleyiciler. 
    Gelelim sancı sorununa. Sıcak kompres yani yukarıda da bahsettiğimiz üzere sıcak su torbası veya ısıtıcı bantlar gibi çözümler sancı için iyileştiricidir. Ancak bunu yalnızca Regl olmadan önceki günlerdeki sıkıntılarınız için kullanmalısınız. Regl günlerinde sıcak uygulama kanamayı arttıracağı için şikayetlerinizi de arttırır. Yani kaş yaparken göz çıkarırsınız. 
    Kanamalı günlerde yaşanan sancı içinse en efektif çözüm ağrı kesiciler. Bu konuda ağrı kesici tercihi çok önemli. Non Steroidal Anti İnflamatuarlar olarak adlandırılar (Maalesef örnek isim veremiyorum) kanamanın kesilmesine ve adet döngüsünün sabote edilmesine neden olduğu için tavsiye etmiyorum. Analjezik ürünler ise etkinlik konusunda yetersiz kalıyorlar. En doğru seçim Anti spazmodik analjeziklerdir. "Ben nerden bilicem hangi ilaç antspmdkanjlkjk? " diyor gibisiniz :) Eczacınızdan rica ediniz kesinlikle yardımcı olacaktır :)

    Sıcak Kompresin Diğer Kullanım Alanları

    İncinme, burkulma, zedelenme gibi sebepler haricinde gerçekleşen, romatizmaya veya yorgunluğa  bağlı gözlenen kas ve eklem ağrılarında sıcak kompres son derece etkilidir. Dışardan gözlenen kızarma, şişme, ısınma ile seyreden ağrılar enflamasyon ağrıları olduğu için sıcak kompres durumu kötüleştirecektir. İnflamasyon tanısını kendi kendinize asla koymayınız. Yalnızca şüphelenmeniz durumunda sıcak kompresten kaçınmanız için verdiğim bir bilgidir.  Lütfen doktorunuza veya eczacınıza danışınız.
    Sebebi bilinmeyenler dışında sancı şeklinde gözlenen karın ağrıları için de sıcak kompres faydalıdır. Soğuk algınlığı, nezle, grip gibi durumlarda el ve ayak tabaklarına uygulanacak sıcak kompres kişinin vücut ısısını dengelemeye yardımcıdır.

    Soğuk Kompresin Kullanımı

     Soğuk kompresin en bilinen örneği ateşli hastaların alnına koyulan ıslak bezlerdir. Vücut ısısını dengelemek amacıyla ateşli hastalık geçiren kişilerde tercih edilebilir. Ama tabii ki asıl yapılması gereken ateşi değil öncelikle hastalığı tedavi etmektir. PMS döneminde çıkan sivilceler genel olarak enflamasyonlu sivilceler olduğu için soğuk kompres sivilcenin ilerlemesini engeller.
     Bunun haricinde incinme, burkulma, zedelenme gibi durumlarda soğuk kompres faydalıdır. Ama yine de siz doktora gidin :)


4 Aralık 2016 Pazar

Saç Bakım Rutinim | Kısa İncelemeler İle

   Farklı farklı yazılarımda kısmen neleri kullandığımdan bahsetmiştim ancak derli toplu bir yazıyla saç bakımımı nasıl yaptığımı şimdi sizlere anlatmak niyetindeyim.
   Şuradaki yazımda bahsettiğim üzere ben önce kına sonra da kızıl boya deneyimledim. Halen kızıl boya kullanmaya farklı bir tonda da olsa devam ediyorum. Anlayacağınız işlem görmüş saçlara sahibim. Saç yapım doğal kurumayla kıvırcığa yakın dalgalı, saç kurutma makinesiyle düze yakın dalgalı bir hal alıyor. Yani saçlarımı makineyle kuruttuğum zaman düzleştiriciyle biraz rötüşlemeye ihtiyaç oluyor. Ben bununla da kalmayıp dalgalarım daha üzgün olsun diye aralara maşa da yapıyorum. Sonuç: yıpranmaya meyilli saçlar..
    Eğer siz de saçlarınıza ısıl işlemler uyguluyorsanız veya boyalı saçlarınız varsa onarıcı-yenilendirici ürünlere yönelmenizi tavsiye ediyorum. Bunun haricinde saç maşanızı veya düzleştiricinizi 180 derece ve altında kullanmaya özen göstermelisiniz.

     Önceliği şampuana veriyorum;


Seyahat sebebiyle ambalajını değiştirdiğimden ötürü kendi ürünümün resmini ekleyemiyorum.
John Frieda'dan Frizz Ease Dream Curls Sprey ve bu şampuanın serisinden Full Repair Saç Kreminin incelemelerini daha önceden paylaşmıştım. Özellikle Full Repair kremden memnun  kalınca şampuanını aldım. Şuan 2.kutum bitmek üzere.
    Herhangi bir bakım onarım şampuanından çok daha yumuşak bir sonuç veriyor saçlarımda. Memnunum ve yenisini almak niyetindeyim.


    Saç Kremim:


    Alışveriş ve inceleme yazılarımda da belirttiğim üzere bu kremle mutlu bir birlikteliğimiz var. Şuan 2.tüpü kullanıyorum yani aylardır bu kremden vazgeçmiyorum. Her gün duşta şampuanlayıp duruladığım nemli saçlarıma kremi uyguluyorum ve 1 dakika boyunca saçlarıma masaj yapıyorum. Saç kremlerini kullanırken dikkat etmeniz gereken kısım saç diplerine uygulama yapmamak. Saçın yapısı itibariyle saç dipleri nem bakımından en zengin kısımlardır. Ve fazladan bir krem uygulaması saçlarınızın çabuk yağlanmasına sebep olur.


    Saç Maskem:




    Toni&Guy'ı çoğunuz deniz tuzlu spreyi ile tanıyor olabilirsiniz. Özellikle şekillendirici saç ürünlerine çok başarılı bulduğum bir marka. Bakım ürünü olarak da bu maskesini denemek istedim. Henüz 3 haftadır kullanıyorum ve beklentimi karşılıyor. Haftada 2-3 kez duştan çıkmadan önce nemli saçlarıma uyguluyorum. 5 dakika boyunca bekleyip duruluyorum.

   Yoğun krem yapısında. Yine saç dipleriniz hariç tüm saçınıza uygulayarak kullanmanız gereken bir ürün. Bu ürünü tercih sebebim adından anlaşılacağı üzere hasar onarıcı olması. Saç maskelerinin uygulama süresindeki uzunluk sebebiyle saç kremlerinden aha etkili olabileceğine inanıyorum. Ama tabi genellememek lazım





    Saç Bakım Yağım:


    Çılgınlar gibi seviyorum ben bu ürünü. Daha önceden bahsettiğim üzere kuru yağ kavramını dünyaya kazandıran bir marka Nuxe. Doğalcı bir zihniyetleri var ancak organik ürünler üretmiyorlar malesef.
    Ürünün adı Nuxe Huile Prodigieuse Çok Amaçlı Kuru Yağ. Saçlarınıza, yüzünüze, ve vücudunuza uygulayabiliyorsunuz. Kokusu çok güzel, dokusu çok güzel, ciltte bıraktığı his çok güzel... Bayıla bayıla  kullanıyorum desem yeridir. Ben saçlarım haricinde manikür-pedikür sonrası da kullanıyorum. İddia edilene göre manikürün kalıcılık süresini uzatıyormuş. Ben böyle bir etki görmedim ama tırnaklarımın daha canlı ve parlak görünmesini sağladığı için tercih ediyorum.
   Saçlarımı duş sonrası hafifçe tarayarak kurutuyorum. Kurutma işleminin arasında sprey uçlu şişesinden 2 fıs kadar ellerime alıp saçlarıma dağıtarak uyguluyorum. Yine bu ürünü de saç diplerimi es geçerek kullanıyorum. Saçlarımın daha kolay elektriklenen, üstte kalan saç tellerime yoğun uygulamaya özen gösteriyorum. Saç şeklimin kalıcılığını arttırıyor ve elektriklenmeyi ciddi oranda azaltıyor.
    Bir diğer kullanım şeklim olarak duştan sonra nemli saçlarıma yine 1-2 fıs uyguluyorum. Doğal kuruma sonrası saçlarıma son dokunuş olarak bir miktar daha uygulama yapıyorum. Böylece doğal ve hafif ıslak görünümlü bir sonuç elde edebiliyorum.

    Bu ürünler haricinde ayda 1-2 kez zeytinyağı bakımı da uyguluyorum. Saçları besleyip güçlendirdiği söyleniyor. Ayrıca saçlarımı kıvırcık kullanmak istediğimde Elidor veya Pantene markalarının kıvırcık saçlar için olan krem 7/24lerini de kullanıyorum. Ve bazı günler daha dayanıklı bukleler elde etmek istediğimde yukarıda bahsettiğim John Frieda Frizz Ease Dream Curls Sprey i kullanıyorum.

    Bu kadar uzun uzun anlatınca sabahtan akşama kadar tek derdim saçlarıma bakmak gibi görünüyor olabilir :) Ancak her gün kullandığım üç asıl ürün; şampuanım kremim ve yağım. Ve uyguladığm bakıma sonuna kadar değdiğini söylemeliyim... (:

3 Kasım 2016 Perşembe

İzdivaç Çılgınlığı

    Birkaç gündür Popstar Bayhan İzdivaç programında diye haberler dolanıyordu. İlk duyduğumda inanamama duygusu oluştu bende. Sonra düşününce inanamayacak ne vardı ki?
    Bu noktada asıl mevzumuz olan evlilik programlarına geçelim. Muhtemelen ilk çıktıklarında gerçekten de insanları evlendirme ve bunu seyredenler sayesinde gelir elde etmeye yönelik bir çalışmaydı. Ama artık hiçbir programın bu amaçla yürütüldüğünü düşünmüyorum. Evlilik programlarını ne zaman görsem yüzler hep tanıdık geliyor. Şöyle biraz araştırınca neredeyse yarıdan fazlası yıllardır orada. Her gün aynı programa çıkıyor olmaları düzenli bir iş hayatlarının olamayacağını da gösteriyor. Bu durumda o yarışmacıların programdan para aldığı doğrulanmış oluyor.
    Medyatik* potansiyeli olan yarışmacılar da reytingleri arttırdığı için belli ki programda kalmaya devam ediyor. Buna bağlı olarak kazançları da artıyor. Yani özetle o insanlar evlenmeye değil para kazanmaya gelmiş oluyorlar. Bunlara talip gelen onlarca insan da tamamen kandırılmış oluyor. İşin en iğrenç kısmı bence bu da değil..
    Caner ve Tülin daha önce de farklı formattaki bir evlilik programında bulunmuşlar. İzlemediğim için onlara yorum yapamayacağım. Ama tam da onların isimleri konuşulurken birden Bayhanın patlamasına ne demeli?
    Bayhanın gerçekten de ekranda izleyip birini beğendiğini düşünelim. İsim kaygısı sebebiyle Hanife* isimli kıza stüdyoya çıkıp tanışalım demek yerine özel bir şekilde ulaşmaya çalışması daha mantıklı olmaz mıydı? Demek ki isim kaygısı yok...

   Ya da belki isim kaygısı sandığımız ölçüde değildir...

   En unutulduğu ve albüm hazırlıklarında olduğunu söylediği (yada yeni albüm çıkarmış tam hatırlamıyorum)bir dönemde kalkıp da reytingi yüksek bir programda boy göstermesine ne demeli?
    Bir de durup durup geçmişinin acılarından bahsediyorlar. Acısı olan insanı neden televizyonun önünde ağlatırsın ki? Reyting dışında ne sebep var?
    Ben Hanifenin de planlı olarak bu işin içinde olduğunu düşünüyorum ayrıca. Yani ortada izdivaç yok rezillik var. Ayrıca Bayhanın haftalık 10,000 TL aldığı söyleniyor. Gerisini siz düşünün...
    Beni okuyan nacizane kesimin içinde varsa bu programları izleyen insanlar; sizi çok iyi anlıyorum. Bence iki insanın tanışıp evliliğe doğru gittikleri o yol çok hoş samimi bir durum. Ama bu programlarda olan olay sizin bu güzel bakış açınızdan yararlanmak. Lütfen izlemeyin, izlettirmeyin efendim..


1 Kasım 2016 Salı

Üniversite Öğrencisi Olmak - Bir Türlü Geçilemeyen Ders (Özel Bölüm)

   5. sınıfa geldim artık bitmek üzere olan okulumda 4 yıllık bölümlerdeki herkesten daha yaşlı olduğum gerçeği kafamı nereye çevirsem orada. Henüz dönem başı olduğu için mezuniyet kafalarında değilim. Bizim bölüme has, son sınıf acayip rahat geçiyor. Haftanın 3 günü okula gidiyoruz onda da yarım gün bile durmuyoruz. 1.sınıflar bizi görünce kim bu amcalar teyzeler der gibi bakıyor sanırım..
   İşte tam bu mezun olmuşluk hallerinde gezerken karabasan gibi üzerime çöken bir ders var. 3.sınıftan bu yana alttan ala ala bitiremediğim bir ders. "Hoca bana taktı" desem değil, "kafam bu derse basmıyor" desem o da değil. Biraz şanssızlık biraz heyecan derken 2 yıl bu dersten kalmayı başardım. Şimdi artık bu yılın sakin temposundan istifade haftalık düzenli çalışırım diye düşünürken yine beklediğim gibi olmadı. Ve vize haftaları geldi çattı...


    2 kez alıp bir türlü geçememiş olmak bir yana dursun, tekrar kalırsam sene uzatıcak olduğum gerçeği aklıma geldikçe stres olup gerildim. Çılgınlar gibi çalıştığım da yoktu ama çalışabildiğim kadar çok çalıştım diyebilirim. Yine de o son gece gelince uyumak yerine çalışmayı tercih ettim. Elime alıp kurcalamayayım diye telefonu evin köşelerine saklamak mı dersiniz, televizyonun kumanda pillerini çıkamak mı... Kendimi tamamen derse odakladım. Bu ilk sabahlamam da değil elbette. Tecrübeliyim yani. Kaç kahveden sonra mideme kramplar girer biliyorum. Ara verdiğimde hangi şarkıyı dinlersem daha çok gaza gelirim. "Beynim artık almıyor" evresine gelince nasıl kafamın içinde yer açabilirim, bunların hepsini öğrendim. Ama yine de, sabahlamak, sabahlamaktır...
    Saat 2ye kadar her şey normal seviyelerde ilerlerken bir anda kafamı dersten kaldırınca ortamda "in, cin bir de ben" kalmış top oynuyoruz. O aşırı sessizlik insanı iyice uykulu hissettiriyor. Ben bir de 2 saat uyuyayım hiç uyumamak iyi değil diyerek sıcacık yatağıma girdim o saatte ama yok, bu sefer de heyecandan uyuyamadım. Bari uykum açılsın diye balkona soğuk havaya çıktım. Size de tavsiye ederim soğuk hava zihin açıyor :) zihnim öyle bir açıldı ki sandalyede uyuyakalmışım. düşmek üzereyken kendime geldim.
  Sabaha karşı tekrar balkona çıktığımda artık yorgunluk ve uykusuzluk tüm sinirlerimi bozmuş haldeyken site bekçimizi gördüm. Buradan gececi mesleği olan herkese selam olsun, Allah kolaylık versin..
   Göz altlarımdaki mor halkaları ve yüzümdeki çökmüşlük halini fondöten ve kapatıcıyla kapatıp gözlerime de "no make up make up" tarzında bir makyaj yaptıktan sonra (aklımca hocama sabahladığımı çok çabaladığımı belli edicem ya) evden çıkıp kader anıma gittim. Herkes benim gibi tabi. Ders fakültenin en zor dersi...
   Sınav bir şekilde geçti. Sormayın nasıl diye sonuçlar belli olana kadar ne iyi ne kötü..

Ama bu hikayenin mutlu sonu; eve gelince mışıl mışıl uyumaktı :) 

8 Ekim 2016 Cumartesi

Birbirinin Üstüne Tutar Mı? Boya - Renk Açıcı - Kına | Tecrubelerim

Ön Uyarı: Bu yazıdaki tüm bilgiler fakültede öğrendiklerim, uzmanlardan edindiğim bilgiler ve tecrübelerimden ibarettir.
   Daha önce bir yazımda Loreal'in renk açıcı spreyi Sunkiss'i kullanıp tecrübelerimden bahsetmiştim. Oryal kadar yoğun etkili bir ürün yerine saçları kademeli ve hafif bir şekilde açmak için ideal bir ürün. Saçlarımın doğal rengi siyaha yakın bir ton, ve benim asıl niyetim kına yakmaktı. Çok koyu renklerdeki saçlarda kına rengini gösteremiyor. Sunkiss kullanma sebebim de kınaya zemin hazırlamaktı yani. (Koyu renk saçlara Sunkiss gibi ürünler turuncumsu bir kızıllık veriyor, aman dikkat).
    İstediğim tonda saçlarımı açtıktan sonra kınamı yaktım. Kına karışımıma ışıltı ve yoğunluk vermesi için ceviz kabuğu da ekledim. Tarifim;

  • 300g yeşil kına
  • 2 cevizin kabuğunun haşlanmasıyla elde edilen su
  • 2-3 çay kaşığı sirke
  • 2 yemek kaşığı zeytin yağı 
    Karışımı 1 gece saçlarımda beklettim. Gündüz kafasında 1kglık yükle oturup beklemek isteyenlere önerim 3-4 saat beklemeleri :)

   Renk açıcının üstüne kına tutar mı?


    Evet efendim tuttu. Daha önceki kına tecrubelerimde kına saçlarımda ne kadar tutunduysa, renk açıcılı hali de o kadar sürdü. Saç rengim bakıra benzer tonda ama epey koyu bir kızıl oldu. Defalarca fotoğrafını çekmeye çalıştım ama hep olduğundan daha koyu çıktı. Bu yüzden maalesef fotoğrafsız bir şekilde tarif ediyorum. İşlemin ardından saçlarım inanılmaz sertleşti. Sürekli olarak yoğun onarıcı kremler kullandım. Ve saç rengim maksimum 3 hafta dayanıyordu. Sonra kına git gide akıp azalıyor ve sadece güneşte görünen bir kızıllık bırakıyordu. 

   Benim kızıl saç sevdam yıllar önce izlediğim "Gezici Pantolon Kardeşliği" filmiyle başladı. Tibby karakterindeki Amber Tamblyn'in saç rengi o kadar çok hoşuma gitti ki ilk kez lisedeyken o rengi hayal ederek kına yakmıştım. Ama kınayı nelerle karıştırırsam karıştırayım, öncesinde veya sonrasında ne uygularsam uygulayayım o hafif turuncu tonlar hep baki kaldı. Aslında o hali daha doğal görünse de hayalimdeki renk bu değil diyerek kına inadımdan vazgeçip boyamaya karar verdim.

    Kınalı saça boya tutar mı?


Ben Palette 4-88'i
tercih ettim
   Bu noktada boyanın rengi çok şey ifade ediyor. Daha koyu renklere geçişte problem yok. Ama tabi araya en az birkaç hafta bırakın ki saçlarınız kendini toparlasın. Daha açık renklere geçiş için işinde uzman bir kuaföre gitmelisiniz. İşin kimyasından bahsedersek, kına saçın yüzeyine tutunur. Boya ise saçın üst katmanını açıp içeriye girer ve pigmentler saçın içine yerleşir. Saç rengi açılırken bu pigmentleri dışarı çıkarırlar. Mesela Sunkiss gibi basit renk açıcılar koyu renk saçın içindeki mavi pigmentleri kısmen çıkarır. Böylece içerde kızıl ve sarı pigmentler kalır. Bu yüzden koyu renk saçlılara bu tip açıcılar turuncu görüntü verir.  Daha güçlü renk açıcılar saça daha sert davranıp ve kızıl pigmentleri de çıkarmayı başarabilir. Bu yüzden açık saça geçiş daha zordur. (Bkz: Saçın yapısı ve boyanın saça etkisi.)
   Toparlayacak olursam, daha koyuya boyayacaksanız bunu evde yapabilirsiniz, açık renkler içinse mutlaka kuaföre gidin. Yoksa yumurta sarısı renklerle gezebilirsiniz. Ve ayrıca tüm bu işlemin arasına en az birkaç hafta bırakın. Ve bu dönemde onarıcı ürünler kullanın.
   Daha koyu renklere geçerken elinizdeki pigmentlerin üstüne yenilerini eklersiniz. Örneğin siyah tüm pigmentleri barındırdığı için geçişi en kolay renktir. Ben kızılın bir başka tonuna geçiş yaptığım için boya tuttu. Hatta tam istediğim tonda oldu :) Ancak daha açık renge giderken elimizdeki pigmentlerden kurtulmamız gerekir, bu da işin zor kısmıdır.

 

  Genel ve pratik bilgiler...


   Çevremdeki pek çok insan kınadan korkuyor. Ve buna sebep olarak dönüşünün zor olduğunu söylüyorlar. Aksine kınanın renginden kurtulmak çok kolay. Beyaz sabun, bu konuda size birkaç yıkamada ciddi sonuçlar verecektir. Ayrıca siyah çay demini de yıkamadan önce saçınıza uygulayıp 5 dk kadar bekletirseniz kınadan kurtulmanıza yardımcı olur. Doğal açık renk saçlarınız varsa bu iki yöntem de epey başarılı olsa da kızıl tonlardan tamamen kurtulmanızı sağlayamaz. Bu yüzden uzman bir kuaföre giderseniz birkaç işlemle size yardımcı olabilir. Veya sabun ve çayı bir süre kullanıp daha sonra boyayabilirsiniz. Kına ile ilgili korkulması gereken şey sonucu asla bilemeyecek olmanız bence...
    Koyu tonlar saçınıza en az zararı veren renklerdir. Doğal saç renginizden çok daha açık tonlara ulaşmak isterseniz saçınıza oryel gibi maddeler uygularlar ve bu boyadan çok daha fazla hasar verir. Yani aslında kına, boya ve basit saç açıcıların hepsi de birbirinin üstüne tutabilir ama açık renk boyalar veya oryel gibi radikal ürünler saçlarınızı ciddi anlamda yıpratır ve üst üste uygulama saçınızı yakar.

Neyse ben gidip Gezici Pantolon Kardeşliğini 16497256. kez izliyim :)



18 Eylül 2016 Pazar

Film Klişeleri

-Hey dostum
-Bu adamı hakladım adamım!
-Şimdi bu yumruğu suratına indireceğim
-3e kadar sayacağım ve sen buradan gitmiş olacaksın!
 Şu noktadan itibaren küfürlü ve ingilizce klişeler geliyor...(+18!!)
-You are so ballsy man, buddy!
-Im gonna kick your nuts
-Go away mother fucker
-You fucking faceless motherfucker, gonna kiss my ass!
..........

    
    Uyarı: Küfür eden biri değilim. Edenlerin yargılanmasına da karşıyım.Sonuçta kimse kimseyi rahatsızetmedikçe özgürdür. Rahatsız olanlara da hak veriyorum bu yüzden kendi dilimizde küfür kullanmak istemedim.
Eğer bir aksiyon filmi severseniz ve eğer siz de bu klişelerden sıkıldıysanız benden nefret etmek yerine beni haklı bulacağınızı umuyorum.

   Yüzlerce romantik komedi film izledim. Belki yüzlerce diyemesem de -aşırı- fazla miktarda romantik komedilerde dalga geçen filmler de izledim. Romantik komedilerin klişelerinden bahseden insanları dinledim. Özellikle esas oğlan ve esas kızın belirgin bir, serim-düğüm-çözüm olayı sonucunda birbirine kavuşup sonsuza dek mutlu yaşadıklarına inandığımız sonlara sahip filmleri çok sevdiğim gerçeği asla değişmedi.
    Erkeklerin çoğunluğunu oluşturduğu bir anti-romantik film topluluğu mevcut. Bu karakterlere neden romantik film sevmediklerini sorduğumuzda "çok klişe" diyorlar.
    Klişe kavramı yeniden anlamlandırılmak istense, sözlüğe bir -bkz:aksiyon filmler- örneklemesi ekleyeceklerine eminim.
    Her repliği klişelerden ibaret bir dünya aksiyon filmleri. Bu sıkıcı kalıplar diğer filmlerde de mevcut tabii ki. Benim itirazım aslında romantik komedilere klişe demelerinde değil. Aksiyon filmlerinin klişelerden arındırıldığına inanmalarına.
   Herhangi bir aksiyon filmi düşünün. Imdb 8-9 üstü harika filmler hariç(!) :) Hepsinde bir ana karakterimiz vardır. Bu adam(veya kadın) eksiden kötü işlerin içinde yer almıştır. Ama bu onun suçu değildir! artık iyi olmak istemektedir. Ayrıca bu karakter mükemmel dövüşür, harika bir silah kullanım yeteneğine sahiptir. ve eğer yönetmen biraz hasılat kazanmak istiyorsa bu esas karakter aynı zamanda aşıktır. Genellikle aşk bu filmdeki zayıf noktayı oluşturur ve kötü adamlar bunu kullanmak ister. 
  Bazen adamımız olaya kötü adam olarak başlayıp sonradan aklı başına gelir. Ama sonuç aynıdır. Birkaç kez silahlar konuşur. Esas adam mutlaka yaralanır. ve tabii ki iyileşir...
   Esas adam baş düşmanıyla karşı karşıya gelirse bu iş mümkün olduğunca uzun tutulur. Gerekirse silahlar atılır karate falan yapılır....
  En sonunda saf bir sevinç olmaz. Ya kayıplarımız vardır, ya da esas karakterin geçmişteki pişmanlığı bize de hissettirilir. Ve finalden hemen önce çılgın bir aksiyon sahnesi söz konusudur.
   Ve, asla film aksiyonla bitmez. Hemen sonrasında esas karakter sevdikleri ile beladan uzak durabileceği bir yere doğru gider. 
Şimdi söyleyin bakalım izlediğini aksiyon filmlerinin %kaçı bu klişelerden uzakta geçti? 
%10?
 %5? 
%1?
 0 mı?
Hadi biraz dürüst olalım. Klişeleri seven biziz. 
Sevdiğimiz filmlerde farklılık arayan da biziz. 
Olay filmin türü değil.
Kalitesi veya yönetmenin zeka seviyesi vs de değil.
Mesele sadece klişelere yer verilmek istenmesi ile alakalı.
Bu kadar basit.

   Bu yüzden eğer iyi bir film izliyorsanız, ağlamak utanç verici değildir, tarzınız olmayan bir filmi  sevmeniz sizi basit biri yapmaz.
   Ama tabii bir tarzınız olması güzel, ta ki başkasının tarzını küçümseyene kadar...

Forever Romantic-Comedy Man!



24 Ağustos 2016 Çarşamba

Tuhaf Manikür Fiyaskosu - Anılar

   Son Gratis Alışverişi yazımda neden et pensi aldığımı açıklarken bu yazının haberini vermiştim. Doğrusu manikür yapmayı çok zahmetli bulduğum için uzun zamandır kuaförde yaptırıyordum. Sağlık açısından  riskli bir uygulama olduğunu düşünüyorum. Özellikle de birkaç kez manikür sonrası grip olduktan sonra daha da korkar olmuştum. Et pensi, törpü gibi malzemelere kolonya sıkıp sıcak hava kabinine koysalar da manikürü uygulayan kişinin taşıdığı her türlü enfeksiyonu kapmanız o kadar kolay ki. Özellikte minik hatalar oluyorsa, derinizde kızarık görünüm oluşacak kadar incelen kısımlar oluyorsa bilin ki son derece savunmasız haldesiniz.
    Bu yüzden eğer manikürünüzü kuaförde yaptırmak dışında bir seçeneğiniz yoksa kendi malzemelerinizi götürmenizi tavsiye ediyorum. Ben gidip bir pens almaya üşendiğim için bunu yapmıyordum..
   İşte hikayem tam bu noktada başlıyor. Bundan 3 ay önce son manikür tecrübemden sonra parmağımda siğil oluştu. Daha önce hiç siğil sorunu yaşamamıştım. Manikür sebebiyle oluştuğuna emindim. Daha sonra iyileşene kadar bekledim. Bir sürü tedavi süreci geçirdim elbette.

   Nihayet 1 ay kadar önce siğil tamamen iyileşti. Ama ben belki hala bulaştırırım düşüncesiyle kuaföre gitmekten çekindim. Bir doktora da danıştıktan sonra tekrar maniküre başlamaya karar verişim bundan 3 gün önceydi. Her zaman gittiğim manikür kuaförüne ablamla birlikte gittik. Önce onun manikürü ve pedikürü yapılıyordu. Bu esnada ablamın bana yüzü, kuaförün ise sırtı dönüktü. Telefonumu kurcalarken bir ara gözümü kaldırdım ve ablam bana mimikleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. 10-15dk lık dudak okuma çabamdan sonra anladım ki kuaförümüz "Adenoviral Konjonktivit" geçiriyormuş. Bu hastalığı daha önce ablam geçirdiği için ailecek olaya hakimiz. Gözler insan içine çıkılamaz bir hale gelir, hastalık çok aşırı kolay bulaştığı için kimsenin sizin dokunduğunuz yere dahi dokunmaması gerekir, sürekli gözlerinizde batma duygusu ve acı hissedersiniz...
   Kuaför bu hastalığın kolay bulaşan bir hastalık olduğunu bilmiyormuş. Biz çok bulaşıcı olduğu konusunda uyardık kendisini. Ama kırılmasını istemediğimiz için "bize bulaştırabilirsin o yüzden senden uzak duracağız" diyemedik. Ben telefonum çalmış numarası yaptım, annem bizi acil bekliyor benim manikür sonraya kalsın diyebildim :) Oscarlık parformansıma kuaför inandı mı bilmiyorum ama ablam inandı. Hatta "annem akşama kadar meşgul olucaktı ama?" gibi bir çıkış bile yaptı. Zor ikna ettim kendisini..  Hatta kuaförden çıkıp arabaya binene kadar gerçekten annemin bizi beklediğini zannediyordu :)

   Ablamı sorarsanız, o daha önce atlattığı için bağışıklığı var. Ama Adeno virüsü havayla bile çok kolay bir şekilde yayılır ve çok sağlam bünyeli insanları bile kolayca hasta edebilir. Şuan kuaförümüzü bu konuda bilinçlendirdiğimiz için çalışmaya ara verdiğini ümit ediyoruz.
   Daha sonra oradan çıktık ve ben hala manikür yaptırma merakında olduğum için güzel temiz bir kuaför aramaya başladık. Sterilizatörü olan bir kuaför bulunca girdik içeri. Bu seferki kuaför kızımız sanırım ilk manikürünü bende yapıyordu. 3 farklı yara yaptı. Suçu da tamamıyla benim uzun süredir manikürsüz kalan ellerime attı. Neymiş "etlerim çok yapışmış"... Kırk kere söyledim 3 aydır manikür yaptırmamış olmama rağmen hep etleri ittiriyordum diye. Ah ayrıca "genetik"miş. Sanki sülalemi tanıyorda.. Tamam Eczacı Kız sinirlenme sakin.....

   Tüm bunlar 3 gün önceydi. Ve ben o gün bir daha manikür yaptırmamaya, eğer çok gerekli olursa kendi malzemelerimi kullandırmaya karar verdim. Dün Gratis indiriminde et pensi alırken bile 3 gün önceki manikürden eser kalmamıştı. Zaten 3 gün önce de berbat haldeydi...

   İşte hikayem bu. Şimdi kendi manikürümü ve pedikürümü kendim yaptım. Hiç canım yanmadı ve tam istediğim gibi şekil verebildim. Pedikür için Scholl Velvet Smooth kullanıyorum. İnceleme yazıma şuradan ulaşabilirsiniz...
   Sizin de böyle anılarınız varsa bana eczaciblogger@gmail.com adresinden göderebilirsiniz. Paylaşmaktan memnuniyet duyarım :)

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Büyüyünce Ne Olmak İsterdim?

    Çoğumuzun özellikle televizyondan, filmlerden veya hayran olduğumuz kişilerden görüp özendiğimiz meslekler olmuştur. Bir kısmımızda ailenin "benim yavrum büyüyünce doktor/mühendis/öğretmen vs olacak" şeklindeki hayallerini benimsemiştir.

   Ben bir dönem "büyüyünce ne olacaksın" sorusunun meslek anlamında sorulduğunu bilmiyordum :) Daha doğrusu henüz bunu öğrenemeyecek kadar küçüktüm. Ben küçüktüm ama belli ki hayal gücüm büyükmüş, zira bu soruya verdiğim cevap "erkek olucam!" şeklindeydi :)
   Neden küçük bir kız çocuğu erkek olabileceğini düşünür diye tartışmanın anlamı yok sanırım. Hayal gücü işte! Ama asıl merak edilmesi gereken kısım neden erkek olmak istediğimdi :)
   Erkek kuzenlerimden birinin sünnet düğünü yapılmıştı. Ben henüz okula dahi gitmeyecek kadar küçüktüm. Sünnet merasiminin hastanede geçen kısmından da bihaber olduğumdan ben olayı tamamen eğlence, altın takma, hediyeler alma ve  kiralanan üstü açık arabada sünnet kostümüyle tur atmadan ibaret sanmıştım. Haliyle ben de istedim ama maalesef erkekler için olduğunu söylediler.

   Ayrıca yaşıtım erkeklerin taso ve top oynayan itici yaratıklar olduğunu düşündüğüm piremseslik kafalarında olduğum bir dönemdeydim. Ama büyük abiler güçlü kuvvetli olduğu için biraz da özeniyordum denilebilir. Cinsiyet değiştirdiğini duyduğum tek insan Bülent Ersoy olsa da nedense çok istersem büyüyerek erkek olabileceğime inanmıştım işte.

   Bu ütopik hayalimden ziyade bir cevabım daha vardı meşhur soruya. Tabi bu cevabı yaşım biraz daha ilerleyince verir olmuştum. Sıkı durun..! "Meteoroloji Mühendisi!" 8 yaşında bir çocuk neden meteorolojiye merak sarar ki :) Spor haberlerinin akabinde hoş sesli TRT spikeri ablamızın "Meteorolojiden aldığımız bilgilere göre yurt genelinde...." şeklinde başlayan konuşması beni benden almıştı. O ne kafa karıştırıcı, o ne havalı, o ne dil döndürülmesi zor bir kelimeydi öyle! :))

   Şehrimizdeki Meteoroloji Müdürlüğünün önünden geçerken de heyecanlanır içeriyi merak ederdim. Ama bir kez bile nedir bu Meteoroloji Mühendisliği ne yapar bunlar? demedim. Neden? Dilim dönmüyordu zaten söylemeye :) Bir de büyüsü bozulsun istemedim herhalde :)

Yazımı beğendiyseniz +1 bırakmayı ve blogumu takio etmeyi unutmayın :)

29 Haziran 2016 Çarşamba

Üniversite Öğrencisi Olmak - 2

Yazının ilk bölümüne şurdan ulaşabilirsiniz.
Bütünleme sınavlarıyla tanıştığınız gün bütünlemeye kalmayıp evine tekerlerinin tıkır mıkır sesleriyle valizini çekerek giden sınıf arkadaşlarınızı kıskanarak bir daha büte kalmayacağım diye söylenerek geçer. Şayet aynı dersten kalan başka bir arkadaşınız varsa o kişi bir anda dert ortağınız, sırdaşınız, biricik dostunuz olur. Ama eğer sonuçlar açıklanıp siz bütünlemeden kalırsanız ve o arkadaşınız geçerse işte o kadim dostluk tam o noktada bozulur :)
Tabi bu sistem her üniversitede aynı değil. Bazı üniversitelerde bütünleme ve yaz okulu varken aynı zamanda dersi alttan alma şansınız da vardır. Bazı fakültelerde ise bunlardan kimisi olmaz. Özellikle alttan alma şansınızın olduğu bir üniversitedeyseniz şanslı sayılırsınız.
Yaz tatili lisedekinden daha farklıdır. Gelecek dönemin derslerine çalışma diye bir mantık olmadığından tamamen boş ve serbest olursunuz.
   2. sınıf ilkinden daha gerçekçi geçer. Yatay geçiş hayalleriniz çoktan suya düşmüş ve hatta unutulmuştur. Bu senede sınıf arkadaşlarınızdan bazıları tekrar sınava girip ÖSYM'nin puan düşürme yılını da geçtiği için daha çok istediği bir fakülteye gitme hayalleri kurar. Bu kişilerin derslerini ihmal ettiğiyle kalma olasılığı %99,9.
   2. sınıfta, sınıftaki arkadaş grupları sürekli rejenere olma halindedir. Ayrıca dizilerde, filmlerde gördüğünüz neredeyse hiç ders çalışmadan yalnızca aşklı meşkli işlerle meşgul olan (Kavak Yelleri'nde ders çalışmadan tıpı bitiren Aslı gibi) karakterlerden çok daha farklı bir ortamda olduğunuzu anlamışsınızdır. 
   İlk yıl tanışılıp anlaşılınacağına karar verilen bir kaç arkadaşla kiralık bir daire bulunup içini "çeyiz sandıkçısı" adındaki 2.el eşya dükkanlarından doldurmaya başlarsınız. İşte bu evreden itibaren her türlü öğrenci indirimini hak eden birisinizdir. Kira yatırmak, ev sahibiyle iyi geçinmek, komşuların size öğrencisiniz diye potansiyel ses bombası gözüyle bakışlarına katlanmak (ama bazı komşular size kurban etini getirecek kadar da melek olabiliyor:)) üzerinize kayıtlı elektrik aboneliği, doğal gaz faturasının aylık korku filminize dönüşmesi gibi durumlarla da tanışırsınız ve sorumluluklarınız artar. Bu dönem üniversiteden daha çok olgunlaştırır sizi. 

   Benim en çok keyif aldığım yıl 2.sınıf olmuştu. Okul bitsin triplerine henüz girmemiştik hala bir şeyleri keşfetme halindeydik. İlk yıla nazaran bu yıl aşık olma olasılığınız da yüksektir. Benim bir arkadaşım 1.sınıfta tanıştığı biriyle şuanda evlilik planları yapıyor. Gönül ilişkileri için acele etmemek lazım ama 2.sınıfta olursa bence tadından yenmez :)
   Üniversite toplulukları ve öğrenci konseylerinin tadı da bu yılda daha güzeldir. Gezilere aktivitelere katılır ve bunu 1.sınıftaki gibi bilinçsizce değil de daha özenle seçtiğiniz için daha çok keyif alırsınız. Henüz böyle topluluklara üye olmadıysanız hemen üye olmanızı tavsiye ederim. Zira obua çalmayı öğreneceğiniz daha harika bir zaman düşünemiyorum! :)
   3. Sınıf daha bir başka geçer. Artık üniversiteli olma duygusundan çok kariyeriniz hakkında hayallere kapılırsınız. Ayrıca alttan ders bütünleme gibi şeyler sizin için can sıkıcı olmaktan çok hayatın olağan sorunları gibidir. Okula ve fakülteye dair en ciddi eleştirilerinizi yüksek ihtimalle bu dönemde yaparsınız. Okulun binası, hocaların ders anlatışı, sınav soruları, fakülte topluluğunun çalışmaları, mesleki katkısı vs. ciddi ve olgun düşünmeye başlamışsınızdır. Eğer bu eleştirileri yapıyor ve çoğu şeyden memnun olamıyorsanız; tebrikler! Artık resmen üniversite hayatından sıkılmışsınızdır :)
   Ayrıca yılın memlekette geçirilen gün sayısı gittikçe düşmektedir. Ben bunu da bir çeşit olgunlaşma olarak görüyorum. Ailenin çocuğu olmaktansa birey olmaya ve kendi hayatının yörüngesini çizmeye daha çok zaman ayırmalısınız bence. Ancak onları asla ihmal etmemek gerekiyor. Büte kalmadan büt'e kaldım deyip eve geç döneni de gördü bu gözler...
 Son sınıfı mezuniyet heyecanını ve tez yazmak gibi konuları bir sonraki yazımda işleyeceğim :)

 Yazımı beğendiyseniz +1 bırakmayı ve blogumu takip etmeyi unutmayınız :)

Sevgilerimle...

24 Haziran 2016 Cuma

Adanalıların nesi var?

Bir önceki yazımda bir klişeye savaş açtığımı söylemiştim. Yazıya gitmek için şuraya tıklayabilirsiniz.

Yine klişe olmuş bir algıdan bahsedeceğim. Bu yazıyı Adana havalimanında oturmuş uçağa binmeyi beklerken yazıyorum. Olayın kalbindeyim diyebilirim sanırım :)
Adanayı çok fazla gezip görme fırsatım olmadı. Günü birlik gelip birkaç yer görüp dönüyordum. Ancak ilk kez geldiğim günden beri Türkiye'nin birçok şehrinden daha farklı bir mizacı olduğunu söyleyebilirim. Adanalılar belki kızacak bu benzetmeye ama buraya ilk geldiğimde Küçük Saat diye bahsedilen meydanı ilk gördüğümde Hindistan'a geldiğimi zannettim. 

Hafif bir karmaşa görüntüsü vardı ancak bu yalnızca benim gibi yabancıların gördüğü bir karmaşaydı. Biraz dikkat edince aslında o karmaşanın içinde her şeyin düzenli bir şekilde işlediğini fark ettim. İnsanlar trafik kurallarını pek önemsemiyor gibiydi ama kendi kuralları varmış gibi bir kaza olmaksızın işliyordu yollar. İkinci olarak dikkatimi çeken şey ise orta yaşlı erkekler oldu. Kendilerine has bir yürüyüş şekillerine sahiptiler. Omuzları dik, kolları hafif açık, göğüsleri önde, adımları büyük ve yavaş. Bunu Adanalıların farklı göründüğünü ifade etmek için söylemiyorum. Karadenizlilerin de farklı bir duruşu vardır mesela. Veya başka yöredekilerin de. Ama Adanalıların yürüyüşü marka olmaya adaydı :)

Daha sonra bir minibüse bindim. Şoför ve muavin tuhaf bir muhabbet halindeydi. Dikkatimi çekince dayanamadım ve birazını dinledim.
Ş- O halletsin işi içerde bakarız sıkıntı olmaz
M- Yapmam demiyormuş abi. Korktuğu birileri varmış içerde
Ş- Bizimkilerin yanına aldırırız sıkıntı olmaz ben hallederim onu. Namımız var oğlum söyler adımızı yürür gider yoluna.
...
Hatırladığım kadarıyla böyle geçti konuşma. Eğer benim de düşündüğüm gibi bu içeri kelimesi hapishaneyi temsil ediyorsa ve böyle bir konu minibüste insan içinde konuşuluyorsa evet bir tuhaflık var gibi :)

Fakültede sınıf arkadaşlarımın yarıya yakını Adanalıydı. Adana hakkında sorularıma verdikleri cevaplara göre bazı bölgelerde (örneğin terminal civarı) akşam sokağa çıkmak cona*lar tarafından bıçaklanma tehlikesi içeriyormuş. Bazı yerlerde ise sabaha kadar sokakta otursan hiçbir rahatsızlık yaşamazmışsın. Adana gerçekten büyük bir şehir ve her şehirde olduğu gibi bazı suçların daha yoğun olduğu bölgeler bulunması doğal bence (bkz: Bağcılar). 
Capslere konu olan tuhaflıklara gelince. Bir şehiri hedef alıp içerik toplamaya başlasak sanıyorum Adanadakiler kadar tuhaf olayları bir araya getirebiliriz hatta belki Aydını Türkiye'nin en tehlikeli şehri gibi bile gösterebiliriz. Ancak Adananın hedef alınacak kadar dikkat çektiği de bir gerçek :)

Adanalı arkadaşlarımın hepsini seviyorum. Adanalıların da şahsına münhasır hallerini tuhaf karşılamıyorum ancak bu hallerin var olduğunu da inkar etmiyorum. 
Ve ayrıca bir sürü iyi kalpli insan da bu şehirde yaşıyor :)

Not: Ayrıca Adana Kebap diye bir gerçek var 😍
Not 2: Resimleri üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.
Not 3: Cona tehlikeli apaçi türü birşey sanıyorum :)
50°C'den bildirildi...
Yazımı beğendiyseniz + 1 bırakmayı ve blogumu takip etmeyi unutmayın :)

Sevgilerimle ...

Evlilik pişmanlık mı?

Bu aralar evli beyefendiler hakkında bir gözlem yapıyorum. Aslında gözlem de denemez sadece dikkatimi çeken bir mesele var diyebilirim.
Dizilerde filmlerde sosyal medyada capslerde karikatürlerde kısaca her türlü eğlence aracında evli erkekler eşlerinden kurtulmak isteyen evlendiği güne lanetler okuyan bir aile kurduğu için pişmanlık duyan tipler olarak gösterilir oldu. Buna karşılık olarak da ortaya atılan gırgır yapmaktan dırdır yapmaya geçiş yapmış kredi kartı canavarı yaratıklar var ki bunlar da bahsettiğimiz eşler oluyor.      Günümüz evliliklerinin %kaçı böyle bilmiyorum ancak öyle bir genelleniyorki sanki balayı dönüşünde anında bu medyatik cehenneme düşülüyormuş gibi.

Evli değilim bir eşim yok dolayısıyla bir tecrubem de yok. Bu yüzden kimseye tavsiye vericek değilim yalnızca gözlemlerimi yorumlayacağım.
Eğlence medyasının çok ciddi bir gücü var. Bilinç altınıza küçük bir filiz attıktan sonra o filizi kahkahalarla sulayıp size böylesi bir cehennemi komedi unsuru gibi kabul ettirebiliyor. Ve siz gülerken inkar mekanizmalarınız genellikle uykuda oluyor böylece günü geldiğinde bu cehennemi bahsettiğim eşlerin yerine geçerek gerçeğe dönüştürebiliyorsunuz. Sorun aslında biraz da ciddi değil mi?
Peki bu kurgunun ne kadarı gerçek ne kadarı değil? Kaç yıldan sonra kukla eşlere dönüşülüyor? Ömür boyu iyi geçinebilmek mümkün değil mi? Benim cevap vereceğim sorular malesef bunlar değil çünkü dediğim gibi tecrubem veya uzmanlığım söz konusu değil. Ancak herkesin böyle olmadığını düşünüyorum.
Geçenlerde Facebook'ta bir fotoğraf hakkında yapılan yorumları okuyordum. Bir beyefendi yorumunda evli olduğunu söylemiş. Başka bir beyefendi de yoruma yanıt yazıp "Allah başka dert vermesin" demiş. Yorum sahibi de cevaben "Bu dertse hayatımın dertlerle dolmasını isterim" demiş. Kısacık bir muhabbet geçmiş aralarında ve özetlemek gerekirse yorum sahibi evli oluşundan çok memnun, yanıt sahibiyse evliliği çile olarak görüyor. İkisinin de profiline baktım. Aklımdan geçen yorum sahibinin yeni evli, yanıt sahibininse uzun süredir evli olup sorunlu bir hayatı olduğu düşüncesi oldu. Ancak aksine yorum sahibi uzun süredir evliymiş. Yanıt sahibiyse 30larında bir bekar.
Birkaç gün sonra bir başka paylaşımın yorumlarında bir başka beyefendi "Evlilik güzel şey gençler hayatımın asıl baharını şimdi yaşıyorum" demiş. Bu tip sosyal medya yorumlarından görmeye devam ettim. Hatta sanılanın aksine sıkça denk gelir oldum. Evlilik konulu her paylaşımın yorumlarını tek tek okur oldum. Ve sonuçta bahsedilen cehennemin hiç de yaygın yaşanmadığını farkettim.

Bir de bahsetmeden edemeyeceğim bir video gördüm. Paylaşım sahibi malesef içeriği kaldırmış o yüzden sizinle paylaşamayacağım. Videoda 30larında görünen evli bir çift birlikte arabada seyahat ederken arkadan çalan şarkıya eşlik ediyor ve beyefendimiz eşine hafif bir kur yapıyordu. İlişkilerindeki masum mutluluk herkesin ilgisini çekmiş olmalıki yorumlar hep imrenen darısı başıma diyen, hem genç kızlar hem de genç erkekler tarafından yazılmıştı. Zaten muhtemelen içeriği de nazar korkusundan kaldırdılar :)
Mutsuz evlilikler yaşayan insanlar diğerlerine, "Evlenme ben pişmanım" dediği için başladı bence bu algı. Mutlu bir evlilik kurmak zor belki ama kurabilenlerin ne denli mutlu olduğunu da göz ardı etmemek lazım diye düşünüyorum.
Bu yazı bir klişeye savaş açmak adına yazılmıştır sevgili okurlar :)
Yazımı beğendiyseniz +1 bırakmayı ve blogumu takip etmeyi unutmayın :)

Sevgilerimle ♡ ♡ ♡

29 Mayıs 2016 Pazar

Üniversite Öğrencisi Olmak- 1


Ben 4.sınıf bir üniversite öğrencisiyim. Son sınıf mıyım? -Hayır. :( Okuduğum bu harika bölüm 5 yıllık olduğu için yaşıtlarım mezun olurken ben Facebook'ta mezuniyet fotoğraflarını beğenerek final sınavlarına çalışmakla meşgulüm. Ayrıca bölümümün kendisi 5 yıllık. Hazırlık vs. okumadım. Zaten bizim üniversitenin hazırlık sınıfı olan bölüm sayısı bir elin parmakları kadar :)
1. Sınıf
Lise kafasından bir türlü sıyrılınamayan bir sınıftır bu. Özellikle ilk dönemde hala insanlar gruplar halinde gezmeye, "Üniversitede kızlar teklif ediyomuş oluuum" kafasını yaşamaya ve "her yeri hemen gezip görmeliyim" mantığıyla koşuşturmaya başlar. Üniversiteli olmaya bu dönemde havalı birşey veya yeni bir rütbe gözüyle bakılır.
Yeni arkadaşlıklar edinilir ve bununla tuhaf derecede mutlu olunur. Eğer üniversitenizden memnun değilseniz bir de yatay geçiş hayalleri söz konusudur. Çok çalışıp yüksek notlar alıcağınıza belki de gerçekten inanırsınız.
Üniversiteli olmayı gözünüzde öyle bir büyütürsünüz ki öğrenciliğin en rezil yanlarını bile yaşamaya can atarsınız. Bu dönemde bazı gençler Yurtta kalmalarına ve her gün mis gibi yemek çıkmasına rağmen ısrarla makarna yemeye bile çalışır.
İlk vizeler bir tokat gibi gelir. Üniversite sınavına bile böyle çalışmadığınız halde nasıl olur da bu kadar düş not aldığınıza inanamazsınız. İlk vizeler bitince ilk büyük çılgınlığınızı yaparsınız. Ben arkadaşlarımla çılgınlık yapmak için sabaha kadar uyumayıp film izlediğimizi hatırlıyorum. Çok çılgınca ama dimi? Vuu huuu!
Derken final dönemi de gelir. Ders çalışarak sabahlama diye adlandırdığımız kişinin insanlık dışına çıkmasına sebep olan, damarlarda kan yerine kahvenin dolaşmaya başladığı bu yeni boyutla belki de ilk final döneminizde tanışırsınız. İlk finallerin bitişi en tatlısıdır. Çünkü artık memleket kelimesinin ne kadar derin bir duygu taşıdığını öğrenmişsinizdir. Ailenize kavuşmak en büyük hediyelerden daha çok mutlu eder sizi.
İkinci dönem ilk dönemden daha hızlı geçer. Yaşadığınız şehri çoğunlukla öğrenmişsinizdir. Bu kez yakınlardaki illere gitmeye çaba gösterirsiniz. Bütün bu heyecan gezip tozma merakı size yeni bir şey öğretir; Paranın kıymeti..
Babanın gönderdiği paranın nasıl 2.günden buharlaşıp bittiğini anlayamazsınız. Bir ayın ilk haftasını paşalar gibi kalan günlerini ise tabiri caizse hint fakiri gibi geçirmek neymiş o zaman anlarsınız. Eğer şanslıysanız birinci dönemde yapılan burs başvuruları bu aralarda meyve vermeye başlar. En azından bir öğrenim kredisi alarak yola devam edersiniz. Bu durum da sizi ayın 6-7-8 ini milli gün gibi karşılatır hale getirir. Bir ufak hatırlatmada bulunalım, bu döngü mezuniyete kadar aynen bu şekilde devam edecek :)
Vize zamanı geldiğinde artık işin ciddiyetinin biraz daha farkındasınızdır ama ne fayda? Aldığınız sonuçlar yine sizi memnun etmez. Bu daima böyle midir? Elbette hayır. %1lik bir kesim için sınavlar daima memnun edebilir :) Ama siz o %1 değilsinizdir. Kesin değilsiniz :))
Sene başında dahil olduğunu kopmaz bağlarla birbirinize bağlandığınızı sandığınız arkadaş grubu sürekli olarak değişim halindedir. Zamanla anlarsınız ki arkadaş grubu diye birşey kalmamıştır. Yakın arkadaşlarınız ve arkadaşlarınız vardır artık. Liseli olmaktan üniversiteli olmaya bir adım daha geçiş yapmış olursunuz. 
Ve artık finaller gelmiştir. Bu dönemin ardından belki de ilk kez yeni bir dönem daha girer hayatınıza. "Bütler"
İşte artık siz de tam anlamıyla bir üniversitelisinizdir...

Devamı için blogumu takip etmeyi unutmayın :)
Sevgilerimle  ♡ ♡ ♡